Uyaran Eksikliğiyle Başlayan ve Otizm İle Sonuçlanan Tablo

Bugünlerde adından çok fazla söz ettirmeye başlayan Otizm neden bu kadar sık karşımıza çıkmaya başladı sorusu artık bir çok hekimin ve ailenin içinden çıkmakta zorlandığı bir muamma olmaya devam etmekte. Gün geçtikçe Otizm hakkında üretilen teorilere her gün bir yenisi eklenmekte ve farklı tedavi yöntemleri ve psikoterapileri gündeme getirmektedir. Bu teoriler içinde kişinin fizyolojisinden tutun psikolojisine varana kadar birçok bölümünde aksaklıklar bulunduğunu göstermektedir. Bu yazımda Otizme neden olabileceğini düşündüğüm Uyaran Eksikliği’nden bahsetmek istedim.

Öncelikle kısa bir fizyolojik bilgi vererek uyaran eksikliğinin Otizmle sonuçlanabileceği ihtimali üzerine konuya devam etmeye çalışalım. Bilindiği üzere bir uyaranın ne anlama geldiği, beyinde birçok aşamadan geçtikten sonra isimlendirilmektedir. Örneğin görme duyusunu kullanarak bir uyarana anlam kazandırmaya ve isimlendirmeye çalışalım. Çocuğun görebileceği bir noktaya oyuncak bir araba koyalım ve hangi aşamalar sonucunda çocuk bu nesneye isim verecektir bir bakalım. Önce bakılıyor, bakılan nesne görme merkezine gönderilir. Daha sonra çocuk gördüğü bu cisme ilgisini çektiği için dokunmak isteyecektir ve dolayısıyla görüntü oluştuktan sonra dokunma merkezinin devreye girmesiyle çocuk nesneye dokunacaktır. Diğer bir aşama çocuğun keşfetme içgüdüsüyle yapacağı aşamadır ki o da görünen ve dokunulan nesnenin hareket ettirilme isteğidir. Bu aşama da yapıldıktan sonra tüm bu bilgilerin anlam kazanması için frontal loba gönderilmesi ve orada öğrenilmesi her sağlıklı kişide beklenen sonuçtur. Gördüğünüz gibi bir nesneye anlam verebilmek için beyinde bu aşamalar gerçekleşmekte ve kişiler bu yolla birçok nesneyi öğrenmektedir ve siz çocuğa ne kadar fazla ve doğru uyaran verirseniz çocuğun gelişimi de bu oranda artacaktır. Dışarıdan hiçbir şekilde doğru uyaran almayan çocuk kendi içinde bir dünya kurmaya başlayacak ve uyaranlarını bulabildiği ve alabildiği sürece gelişim kaydedecektir.

Anne baba olarak yapılması gerekenler tam da bu noktada başlamaktadır. Gelişim çağında olan çocuğa doğru uyaranları bulup vermeye başladığınız andan itibaren emin olun Otizm ihtimalini ortadan kaldıracaksınız. Siz eğer keşif yaşındaki çocuğunuzu televizyonun karşısına bırakıp kendi işlerinizi yapmaya devam eder ya da çocuğunuzu kendi dünyası içinde serbest bırakmaya devam ettiğiniz sürece onu Otizm’e bir adım daha yaklaştırmış olacaksınız.

İşte uyaran eksikliğiyle başlayıp Otizm ile sonuçlanan bu tabloya engel olmak veya bunun olmasını sağlamak sizlerin elinde. Otizm’i çağırmak basitçe bu şekilde gerçekleşmekte ya da bahsettiğimiz uyaran eksikliği belki de Otizm’e bir adım atmaktır. Doğru adımları atmak ve doğru uyaranları çocuğunuza ya da çocuklarınıza vermekte geç kalmayın. Çünkü Otizm yaş ilerledikçe tedavisi ve eğitimi gittikçe zorlaşan ve altından kalkmakta zorlanılan bir bozukluktur. Yenidoğan bebeğiniz sağlıklı gibi görünebilir ama zaman geçip büyümeye başladıkça çevresine ilgi göstermemesi, kendi kendine anlamsız bakışlar, bir eşyaya gereğinden fazla bağlanması, sürekli tekrar eden ve bir anlamı olmayan hareketler gözlemlediğiniz anda bir uzmandan yardım almayı ihmal etmeyin. Hepimiz için tüm dünya için Otizmsiz bir hayat doğru ve bol uyaran almaktan geçecektir. Uyaranları çocuklarınıza doğru verin ve onları Otizm’den uzak tutun.

Unutmayın Otizm bulaşıcı bir bozukluk değildir ama onu çağırmak sizin elinizdedir….



Psikolog Ferhat AKPINAR

BEN, KENDİM VE BAY X


Bilim insanı tanımlarken şöyle der: Her birey biriciktir (unique), hepsi farklı farklı özelliklere sahiptir. Duyguları, düşünceleri, alışkanlıkları, yaşam tarzları, beklentileri, hedefleri vs. her insanın farklıdır. Bir de şöyle düşünün; bir insan var ki tektir ancak o tek bedende iki veya daha fazla kişilik veya kimlik vardır. Gerçek kişiliğinden diğer kişiliğe geçtiğinde ise asıl kişiliğinden haberdar olmayan, onun yaptıklarını hatırlamayan ayrı bir kişilik veya kişilikler mevcuttur. Gerçek kişiliği gayet uyumlu, sosyal kurallara uyan, insanları seven biriyken diğer kişiliğe geçtiğinde antisosyal olabilen, uyumsuz, suç işleyen, asıl kişiliği suça teşvik eden, onu yapmak istemediği şeyleri yapmaya zorlayan başka bir kişilik daha mümkün olabiliyor bu tek bedende. Ve bu değişiminin altında bilinmeyen şeyler ya da bastırılmış ruhsal, cinsel veya fiziksel kötüye kullanımlar söz konusu olabilir.
Evet anlatmaya çalıştığım kişiliğe Dissosiyatif (Çoğul) Kimlik Bozukluğu diyoruz. Kişi özünde tektir ancak birden fazla kimlik ya da kişiliklere (alter) sahiptir. Diyelim ki kişi dissosiyatif kimlik bozukluğuna sahip ve 3 tane alteri var. Bu 3 alter cinsiyet farklılığı, ırk farklılığı gösterebilirken aynı zamanda benzer karakteristik özellikler de sergileyebilir. Bu bozukluk daha çok ergen ve erken yetişkinlik döneminde baş gösterirken, çocuklukta yaşanan ruhsal ve fiziksel kötüye kullanım başlıca nedeni olarak bozukluğun etiyolojisinde rol oynamaktadır. Ayrıca yine çocuklukta yaşanan bir ensestin de bu bozukluğa neden olabileceği bir takım araştırmalarca belirlenmiş ve literatüre geçmiştir.
Çocuklukta yaşanan cinsel bir kötüye kullanım olayı düşünelim. Örneğin çocuk birinci dereceden bir yakını tarafından tacize uğruyor ve bu taciz olayının onda yarattığı travmayı yenme adına bilinçaltında bir bölünme gerçekleşiyor dolayısıyla kişi gerçek kimliğini değil onu bu acı ve öfke veren olayı göğüsleyebilecek, o olaya tepki verebilecek bir başka kimlik oluşturmasına neden oluyor. Genellikle kendinde oluşan bu alter aslında tacize uğramamış ve uğramayacak bir kişi olarak çıkar. Bazen durum o kadar içinden çıkılmaz hale gelmeye başlar ki, alter denilen ayrı kişiliğin asıl kişiliğin yerine geçmek için asıl kişiliği intihara teşvik ettiği anlar bile yaşanır. Bu yüzden bu grupta öz kıyım veya öz kıyıma teşebbüs öyküleri bizler tarafından çok sık rastlanan semptomlar arasında yer almaktadır. İşin en ilginç yanı ise bu kişiliklerin birbirlerinden haberdar olmamaları ve birinin yaptığını diğerinin hatırlamamasıdır.
Bu bozuklukla ilgili bir takım tedavi yaklaşımları vardır. Bunlardan en etkilisi hipnoterapi olarak bilinir. Asıl amaç hipnoz esnasında bütün kişilikleri bir araya toplamak ve bir ego bütünlüğü oluşturmaktır. Ancak hipnoz esnasında beklenmedik olaylarla karşılaşabiliyoruz. Örneğin alterler arası geçişlerde beklenmedik tepkilerle karşılaşılabiliyor. Asıl kişilik normalde sessiz sakin biriyken, diğer alter bunun tam tersinde bir kişiliktir. Hipnoz seansı sırasında ego bütünlüğüne yaklaşmak istemeyen alter birden küfretmeye, fiziksel şiddete başvurmaya ya da sorularınıza cevap vermemeye başlayabilir. Hatta terapisti aşağılamaya, ona hakaret etmeye ve aşırı direnç göstermeye başlar. Siz eğer kişinin gerçekten çoğul kimlik bozukluğu tanısı olduğuna inanıyor ve hipnoz esnasında diğer alterleri seansa dahil edebiliyorsanız şunu deneyin: Önce asıl kimliğe bürünmesini isteyin ve önüne beyaz bir kağıt koyup adını yazıp imzalamasını isteyin, daha sonra diğer altere geçişi gerçekleştirin ve aynı uygulamayı bu sefer onun için yapın, daha sonra varsa diğer bir altere geçin ve yine aynı uygulamayı yaptırın. Burada asıl amaç tanıda yanılmamak ve alterlerin bu olaya nasıl tepki verdiğini görmektir. Böylece uyumlu olan alter veya alterlerle gerçek kimliği tek bir egoda buluşturun ve çoğunluğu sağlayın. Çünkü yanınıza ne kadar fazlasını alırsanız uyumsuz alteri de yanınıza çekmek o kadar kolay olacaktır. Yine bir örnek üzerinden gidecek olursak, 3 alterli bir vaka düşünün, bu alterlerden bir tanesi hiçbir anlaşmaya varmıyor ve sürekli direnç gösteriyor. Siz diğer alterlerin uyumlu olup olmadığını az önce söylediğim uygulama sayesinde bulup onları yanınıza alın ve hepsini tek güç yapıp dirençli ve uyumsuz olan alteri de yanınıza çekme planınızı gerçekleştirebilirsiniz.
Hipnozun yanı sıra ilaç destekli görüşme tekniklerini kullanarak iç görüye odaklı psikoterapiler de alternatifler arasındadır. Ancak antipsikotik ilaçlar hastada kısmen endike değildir. Bu kişilerde komorbidite (bir kişide birden fazla patolojik durumun asıl bozukluk veya hastalığa eşlik etmesi) söz konusu olabilir. Örneğin disosiyatif kimlik bozukluğu olan hastalarda aynı zamanda mental problemler, duygu durum bozuklukları ve başka kişilik bozuklukları görülebilmektedir dolayısıyla disosiyasyona eşlik eden bir psikotik bozukluğun veya bir maninin tedavisi için antipsikotik ilaçların desteği gerekmektedir.
Sonuç olarak Dissosiyatif Bozuklukların içinde Dissosiyatif amnezi, Dissosiyatif fug, Depersonalizasyon bozukluğu, Histerik psikoz gibi alt tipler vardır. Ben ise bunlardan en ciddi olduğunu düşündüğüm Dissosiyatif Kimlik Bozukluğunu ele almaya çalıştım. Esasında bu konu sayfalarca anlatılması gereken bir konudur ancak en kısa şekilde ana hatlarıyla anlatmayı ve sizlere sunmayı amaçladım. Umarım beğenir ve fikir, görüş, soru ve eleştirilerinizi yaparsınız. Görüşmek dileğiyle…


Psikolog Ferhat AKPINAR

ZEKA, ZİHİN ve AKIL


Bu üç kavram arasındaki farkın ne olduğunu, benzer yanlarının olup olmadığını ilk defa soran değerli bir hocam sayesinde bu konunun üzerine gitmeye karar vermiştim. Gerçekten bu üç kavram ne demek ve hangi durumlarda insanlara bu sıfatlarla hitap ederiz acaba? Yeri geliyor ‘O çok zeki biri’ diyoruz, yeri geliyor aynı kişi için ‘Gerçekten çok akıllı biri o’ diyoruz ya da ‘bu adam zihnini çok iyi çalıştırıyor’ diyoruz. Hiçbir kaynak karıştırmadan kendimce bu üç kavramı ayırt etmeye çalıştım ve sonunda ortaya neler çıktı neler…
Önce zekadan başlayalım; Zeka kavramı işin biyolojik kısmıdır diye karar verdim. Yani hücrelerle alakalı olan kısım. Çokluğu sizi zeki yapar, azlığı az zeki yapar . Zihin ise yaşamımızda tecrübeler kazanırken bizi yakından ilgilendiren ve önem arz eden bilgileri hafızaya atıp oradan geri çağırdığımız bölüm olduğuna karar verdim. Yani işin hafıza kısmıdır diye düşündüm. Son kavram akılı ise az önce bahsettiğim zeka ve zihni ne kadar etkili kullandığımız bölüm olarak şemalaştırmaya çalıştım.
Kısaca olay benim düşünceme göre şu şekilde gerçekleşiyor: tecrübelerimizi edinirken ileride kullanacak olduklarımızı hafızaya hücrelerimiz sayesinde atıyor ve günü geldiğinde zekice zihnimize attığımız bu tecrübeleri akıllıca kullanıyoruz .Karışık gibi görünüyor ama aşağıdaki tabloya bakacak olursanız biraz daha net olduğunu göreceksiniz.
Şemayı şu şekilde çizmeye çalıştım:

ZEKA →→→→ BİO
↓ ↓
ZİHİN →→→→ PSİKO
↓ ↓
AKIL →→→→ SOSYAL

Tam bu üç kavramı şematize etmeye çalışırken bu üç kavramın hepsinde birden bozulma meydana geldiğinde karşılaştığımız ve Biopsikososyal bir bozukluktur dediğimiz Şizofreni aklıma geldi. Aklıma geldi derken bile bu üç kavramı bir kez daha açıklamış oldum. Hücrelerimi içeren zeka sayesinde zihnim aracılığıyla hafızama aldığım şizofreni hastalığını yine köprü vazifesi gören zihin sayesinde aklıma getirdim. Psikiyatrik bir beyin hastalığı olan şizofrenide kişinin biyoloji, psikoloji ve sosyolojisinde bozulmalar görülür diyoruz işte yukarıdaki şema zeka, zihin ve akıl yürütme, aklı kullanma, gerçeği test etme yetisindeki bozulmalar söz konusudur. Dolayısıyla bu hastalıkta zeka kısmında yani hücre kısmındaki bozulmalar zihinde halüsinasyonların oluşmasına hemen akabinde ise gerçeği test etme yetisinde yanlışlıklar oluşur ve kişi aklını kullanamaz. Daha sonra şunu düşündüm: Yeni doğan bir bebek ateşli bir hastalık geçirir ve ilerde mental retarde olma ihtimalini düşünürüz. Biliriz ki o ateşli hastalık esnasında beyinde hücreler ölür ve zeka kısmı dejenere olur, çocuk büyümeye başlar, sonuçta, yaşadığı tecrübeleri zihnini kullanarak hafızaya atamaz ve öğrenme güçlüğü çekmeye başlar. Aslında psikolojik ve psikiyatrik bozuklukların bazılarında temel esas bahsetmeye çalıştığım zeka, zihin ve akıl kavramıyla alakalıdır diye düşünüyorum. Tabi ki ayrıntılı ve geniş kapsamlı birçok araştırma yapmayı gerektiren bir konudur bu, dolayısıyla bu yazıyı yazarken de varsayımlar üzerinden gittiğimi belirtir, olumlu ve olumsuz bütün eleştirilerinize açık olduğumu söylemek isterim.
Zekice davranıp, zihinde canlandırıp, akıllıca kullanabileceğimiz bilgilere sahip olmamız dileğiyle…!

Psikolog FERHAT AKPINAR


Haberler : Yalnızlık bir hastalık mı ?


Türk Dil Kurumu "yalnızlık"ın tarifini şöyle yapar ;
1. Yalnız kalma durumu, kimsesizlik.
2. Kimse bulunmama durumu, tenhalık, ıssızlık.

Günümüzde modern sanatçı enfeksiyonuna dönüşmüş olan bir nevi hastalık, bir durumdur yalnızlık. Kişilerin yaptığı seçimden, hatalarından, zaman dilimince belirlenmiş uzaklaşma istediğinden sebep oluşur ve beraberinde daha hazsız, neşesiz, asık suratlı geleceği getirir.

Konu hakkında "Bilim ve Teknik" dergisinden aldığımız bu haber "yalnız kalmak isteyen kişilerin" pek de normal olmadığını kanıtlar nitelikte ;

"Yalnızlığın, hastalığın davetçisi olduğu gösterildi. Yalnızlığın genlerin aktifleşme - kapanma mekanizmasını etkilediği ve kronik yalnız kişilerde 350 genin normalden farklı davrandığı bulundu. Başlıca semptomlar vücudun bağışıklık sisteminin düzensizleşmesi, aşırı bağışıklık tepkisi, yangı, enfeksiyona azalan direnç."

a y

Sinema Terapi'de Depresyon


Kişilerin kendilerini, terapist yardımıyla çözmesindeki en önemli öge, GÖRSELLİK . Kendilerini perdede izlemeleri, çözüm arayışına girmeleri, yardıma ihtiyaçları olduğunu farketmeleri ve harekete geçmeleri...

İşte içeriği depresyon olarak belirlenmiş SinemaTerapi filmlerinden bazıları ;


Alone In The T-shirt Zone (1986)

Death In Small Doses (1995)

Eraserhead (1976)

Harold And Maude (1971)

King Of Marvin Gardens (1972)

The Last Picture Show

Modern Times (1936)

Natural Enemies (1979)

Ordinary People

Repulsion (1965)

The Seventh Veil

Unstrung Heroes (1995)

The Wrong Man

Yeni bir bakış...SinemaTerapi...


MATRİX
İnsan eli ile üretilen, ortaya koyulan eserin her birinin psikolojik açıdan analiz değerleri yüksektir. İnsan ortaya koyduğu, ürettiği her eserde bilerek yada bilmeyerek kendini iç dünyasını, yaşadığı dünyayı, yaşamı – ölümü ve yeniden doğuşu anlatır. Bu anlatılar sözel anlatımdan başlayıp, tiyatroya son olarak da gelişen görsel ve işitsel efektlerle ile beyaz perdeye kadar değişik yollardan nesilden nesile aktarılır. Masallar hikayeler anlatıldığı yere ve zamana göre değişiklikler gösterseler de, temelde anlatılan hikayelerin özünde, hep aynı düşünsel simgelerin ve konuların işlendiğini görürüz. Bugün sinemada da bunu yaşıyoruz.

GERÇEK Mİ DÜŞ , DÜŞ MÜ GERÇEK?
Varoluşumuz kadar eski olan bu soru Matrix filmiyle yine gündeme geldi.İlkçağ filozoflarından platon idealar sistemi diye bir düşünce atmıştır ortaya. Bu düşünceye göre 5 duyu ile algıladığımız nesneler gerçek değil, gerçeğin birer yansıması olan gölgelerdir. Gerçeğe ulaşmak için akıl yürütmemiz gerekir. Platon bu düşünceyi yaklaşık 2400 yıl önce ortaya atmış ve daha iyi anlaşılabilmesi için mağarada yüzü duvara dönük yaşayan bir esirin hikayesini anlatmıştır. Mağaradaki bu esir, dışarıdaki gerçek nesnelerin yansıyan gölgelerini görüyordur bu duvarda. Gölgeleri gerçek sanır. Oysa bu gölgeler asıl nesnelerin sadece birer yansımasıdır. Köle yüzü hep duvara dönük olduğu için gerçek dünya hakkında ancak bu gölgelere bakarak bir akıl yürütebilir. Tabii eğer gölgelerin gerçek olup olmadığından şüphelenebilirse.Buradan yola çıkan Platon yaşadığımız dünyayı beş duyu ile algılayan bizlerin de aynı durumda olduğunu ileri sürer. Beş duyu ile algıladığımız nesnelerin işte bu gölgeler gibi sadece gerçeğin birer yansıması olduğunu ileri sürer.

Bu hikayenin 2400 yıl önce anlatıldığını söylemiştik. Ancak bugün bu hikaye beyaz perde de olsa hala değişik biçimlerde anlatılıyor. Her ne kadar gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanılarak bazı değişiklikler yapılsa da hikayenin özü yine aynı. Evet Matrix den bahsediyorum. 2400 yıl önceki platonun mağaradaki köle hikayesinin çağdaş versiyonu. Hikayenin özü yine aynı, mağarada köle olduğunun farkına varıp, özgürlüğe, gerçeği bulmaya, özüne ulaşmaya duyulan merak ve arzu.

Kültürümüzde de bu tür anlatılar oldukça yaygındır. Tasavvufa göre tüm dünyadaki nesneler, aslında tanrının birer yansımalarıdır. Asıl olan tanrıdır. Bizler dahil tüm varlıklar onun farklı şekillere bürünmüş tezahürleriyizdir. Ve her varlık varoluşu gereği özüne doğru akmak, onunla bütünleşmek arzusundadır. Akarsuların birleşerek denize akmak istemeleri gibi. İşte tasavvufa göre de bu özünden kopuş ve ayrılık bizi tıpkı platonun mağarasındaki köle gibi gölgeler dünyasının esiri yapar.

Yukarıdaki örneklerden sonra şu soruyu sormak gerekir. Bizler bir düş dünyasında mı yaşıyoruz? Gerçek dediğimiz elle tutup gözle gördüğümüz dünya, aslında gerçeğin bir yansıması olabilir mi? Eğer bu saydıklarımızın, hiçbir bilimselliği olmayan saçmalıklar olduğunu, masallar veya hikayeler olduğunu düşünüyorsanız, sıkı durun. Fizikte şuan popüler olan 11 boyutlu evren teorisine göre, bu mümkün.

Şu an yaşadığımız evren 4 boyutlu bir evren. En, boy, genişlik, ve zaman. Bir fotoğraftaki resim ise 2 boyutlu sadece eni ve boyu var resmin kalınlık ve zaman yok. Nasıl ki 4 boyutlu evrenin yansıması 2 boyutlu bir fotoğraf olabiliyor ise, 11 boyutlu evrenin yansıması da, bizim yaşadığımız 4 boyutlu evrenimiz olabiliyor ünlü fizikçi Hawking'e göre.
Pek iyi bu ve benzeri bazı hikayeler niçin binlerce yıldır anlatılıyor, oynanıyor, filme çekiliyor olabilir acaba. Tarih içerisinde hemen her kültürün efsanelerinde masallarında, varolan ve özünde aynı konunun işlendiği bu ve benzeri hikayelerin kaynağı ne? Bu kültürler birbirlerinden habersiz, nasıl oluyor da benzer efsaneler, hikayeler, metaforlar yaratıyor ve benzer sorular sorabiliyorlar. Bu ortaklık yoksa bizim aynı bütünün-gerçeğin tezahürleri olduğumuza mı işaret? Eğer gerçekten öyle ise, biz o bütünün gölgeleri olmuş olmaz mıyız? Son olarak bütün bunlar doğru ise ne için yaşıyoruz? Daha da kötüsü bütün bunlar birer saçmalıksa ne için yaşıyoruz...

PSİKO-SOSYAL ANALİZİ
Gösterime girdiğinde herkeste büyük ilgi uyandırdı. TV. Programları yapıldı, yazıldı. Hatta bir felsefe dergisinde ''Kırmızı hap mı? Mavi hap mı?'' diye kompozisyon yarışmaları bile düzenlendi. Filmin bu kadar ilgi görmesini, kimileri hareketli sahnelere ,kimileri ise taşıdığı dinsel temalara bağladı.

Bence filmin bu kadar büyük ilgi görmesinin altında yatan ana neden, bilinçdışının telafi edici yönü. Bilinçdışı tehlikeyi her zaman olduğu gibi bizden önce fark etti. Ve bu filmin yazılması, çekilmesi kaçınılmaz oldu. Gösterime girdiğinde ise bilinçdışımızın ihmal edilmiş yönleri, bizi bu filme çekti. Pekiyi, neydi bu bilinçdışının ihmal edilen yönleri? Ve bizi neye karşı uyarıyorlardı.

Serinin birinci filminde, özellikle vurgulanan tek şey vardı ''GERÇEK NEDİR?'' ve ''UYAN'' ... Pekiyi biz gerçekten uyuyor muyuz?... Gördüğümüz herşey aslında bir yanılsama, bir düş mü?... Eğer, dış dünyanın gerçekliğini beş duyumuzla (görme,işitme ,tat,koku ve dokunma) test ediyorsak, beş duyumuz ,sadece sinirsel iletiyle beynimize ulaşan elektrik sinyallerinden ibaret. Dolayısıyla gördüğümüz herşeyin bir yanılsama olması ihtimali mümkün. Ancak ben bu tartışmayı, felsefecilere bırakıp, olayı somut dünyadan hareketle, bilinçdışı içerikler açısından değerlendirmek istiyorum.

Evet bugün biz bir düş dünyasında değiliz, bir küvezde yaşamıyoruz ve başımızdan kollarımıza kadar kablolar yok. Ancak, yaşadığımız dünyada kendi korunma reflekslerini oluşturmuş hakim siyasal, ekonomik, kültürel bir yapı var. Ve bu yapı kendi devamlılığı için, oluşturduğu ideal insan tipinin üzerinde yükseliyor. Hem de giderek artan bir hızla. Yükseldikçe de (Matrıxdeki makineler gibi.)onu yaratan insanın kontrolünden çıkıyor.
Bu yapının insan doğasına ne kadar uyduğunu ise günümüz insanının kalabalıklaştıkça yalnızlaşan, ekonomik olarak kalkındıkça, ruhsal olarak dibe vuran yaşamına bakarak anlayabiliriz.

Kontrolden çıkan bu sistemimin görünmez kabloları bize sürekli ''Mutlusun, terfi ettin, zengin bir adamla evlisin, yeni bir araba aldın,okulu bitirdin'' demesine rağmen taa içimizde..., derinliklerimizde...,tanımlayamadığımız..., bizi rahatsız eden ve sürekli dönüp duran birşeyler var. Neo; nun içinde dönüp duran ve onu sürekli rahatsız eden o şey gibi. O şeydi Neoyu Morpheusa götüren . Ve yine o şey sizi bu yazıyı buraya kadar okumaya iten...

Ancak Neo, varoluşsal yolculuğuna , Morpheusa gitmekle değil, Kırmızı hapı seçmekle başlar. Morpheus ona yolu gösterir , ancak seçimi Neo yapar ve tavşan deliğinin derinliklerine doğru gizemli bir yolculuğa çıkar. Hemde geri dönülmez bir yolculuğa.


alıntıdır : http://www.uslanmam.com/burclar-ve-fal/155613-matrix.html

SinemaTerapi'den bir film...

Terapi’ye Devam ...

Harold Ramis’in yönettiği, nevrotik bir İtalyan-Amerikan gangster ve onun tantanacı Yahudi psikiyatrını (kulağa bir ikili olarak anormal derecede uyumsuz gelen Robert De Niro ve Billy Crystal) anlatan 1999 tarihli komedi “Analyze This”i hatırlıyorTerapi’ye Devam musunuz? “Hatırlamak ne kelime, kaç kez izledim biliyor musun” diyenlerdenseniz, ikincisi “Analyze That”i de sabırsızlıkla bekleyenlerdensiniz demektir.. Söz birliği etmişçesine filme kötü diyen eleştirmenlere rağmen biz onlardanız..

Mafya patronu Paul Vitty, hapishanede uzunca bir süre kalmıştır, ancak FBI ajanları bir kez yakaladıkları kuşu bir daha salıvermek için pek de gönüllü değillerdir. Ama günler geçtikçe New York’un en belalı mafya babasının giderek garipleşmeye başladığını, hücresinde “Batı Yakası’nın Hikayesi”nden şarkılar söylemeye başladığını fark ederler, ama Vitti’nin hapishanede konaklayan başka bir mafya ailesinin tehditleri yüzünden sinirsel bir çöküş mü yaşadığını yoksa kafesten erkenden uçmaya mı çalıştığını kestiremezler. Emin olmak için eski psikiyatrı Ben Sobol’u çağırmayı uygun görürler. Ancak Ben’in babası yeni ölmüştür, orta yaş krizinin eşiğindedir ve Vitti tekrar hayatlarına sızarsa karısı Laura’nın (Lisa Kudrow Friends’in Phoebe’si) oldukça sinirleneceğini bilmektedir. Yine de Vitti, Sobol’un gözetimi altında olmak kaydıyla salıverildiğinde, bir de evine misafir olarak yerleştiğinde fazla bir seçim hakkı kalmaz. Kendi hayatının tekrar düzene girmesi için ona bir iş bulmalı ve tekrar terapilere başlamalıdır. Sonunda iyi haber de ortaya çıkmakta gecikmez, Vitti aslında hasta filan değildir, numara yapmıştır. Bir de Tornavida Lou gibi ortada gezen ve onu korkutan adamlar vardır..

Terapi’ye Devam Bize sanki dahiyane bir konu gibi görünse de, filmi bizden önce izleme şansına sahip olmuş Amerikalı eleştirmenler pek öyle düşünmüyorlar. “Anlat Bakalım” biraz haylaz ama eğlenceli bir filmdi. Bu ikinci filmin ise daha haylaz ama daha az eğlenceli olduğu, başroldeki iki büyük isim dışında Laura rolündeki Lisa Kudrow (yine ilk filmdeki kadar az görünüp bizi mutsuz ediyor) ve Jöle rolündeki Joe Viterelli’nin başarılı oyunculuklarının da kurtaramayacağı kadar zayıf bir senaryonun söz konusu olduğu söyleniyor.

Eh eleştirmenleri boş verelim, elbette bizim de düşündüğümüzde aklımıza takılan birkaç şey var... Tehlikeli bir mafya patronu, birazcık delirdi diye hemen salıverilir mi, salınsa bile doktorunun evinde güvenli olduğunu düşünüp nasıl rahatça orada yaşayabilir, hangi işveren bir mafya patronuna bir araba galerisinde ya da restoranda iş verir?

Terapi’ye DevamAklımıza ne takılırsa takılsın, De Niro ve Crystal gibi iki aktörün işi, senaryo ne kadar berbat olursa olsun çok kötü olamaz! De Niro’nun son yıllarda döktürmeye başladığı, “Mean Streets”, “Taxi Driver” ve “Goodfellas” karakterleri karışımı psiko-dramatik komedyen tarafı ve Crystal’ın doğaçlama yeteneği – ki Harold Ramis bunu çok takdir edermiş – söz konusu, unutmayalım.

Filmin zarar etmeyeceği kesin, üçüncü haftasında 30 milyon dolara ulaşarak en azından kendini kurtarabileceğini gösterdi ama üçüncü bir film, mesela bir “Analyze Those” yapılır mı bilemeyiz. Bu filmin de rüzgarından yararlandığı “The Sopranos” fırtınası elbet dinecek, insanların mafya görünce “ıyy” demeye başladığı zamanlar mutlaka gelecek. Ancak şimdilik, pek bir ağırlığı olmayan, sizi eğlendirecek bir şeyler arıyorsanız, Analyze That uygun bir seçim olabilirmiş gibi görünüyor. Ancak biletinizi alırken Robert De Niro’nun şu sözünü unutmayın; “İzleyiciler filmi izlerken, bizim çekerken eğlendiğimiz kadar eğlenecek mi bilemiyorum!”




alıntıdır...

SiNEMA TERAPi KULLANIM SEKLi

Uzman eşliğinde rahatsızlığın türüne göre seçilen film izlendikten sonra uzman, kişiyle film hakkında konuşmakta ve hikaye ve karakterlerin davranışlarıyla kişinin karşı karşıya kaldığı sorunların önce açığa çıkarılması sonra giderilmesi amaçlanmaktadır. Film veya kliplerini, depresyon, huzursuzluk, öfke, sinirlilik ve korku faktörlerinin iyileşiminde yardımcı metot olarak kullanılmaktadır.


Kramer Kramer'e KarşıFilm/sinema terapisinde psikiyatristler, psikologlar, terapistler, akademisyenler, eğitimciler 8-12 kişilik hasta gruplarına onların ihtiyaçlarına göre örneğin ilişkilerindeki sorunları, bağımlılıkları veya yaşadıkları travmalarına yönelik temaları içeren filmleri seyrettirirler. Haftada bir gerçekleştirilen seanslarda katılımcıların gösterdikleri gelişmeler uzman tarafından kayıt altına alınır.

Film terapisi, bilişsel-davranışsal yaklaşımlar için destekleyici, tedaviyi destekleyici, hızlandırıcı bir araç olarak da kullanılmaktadır. Terapide hikayeler, mitler, espriler ve rüyalara benzer şekilde kullanılabilen metaforlar olan filmler hastanın bilişsel (cognitive) yapısını anlamayı kolaylaştırmakta ve aynı zamanda izlediği filmdeki davranışa öykünerek tedaviye daha açık olmaktadır.

Konu hakkında bir de kitabı bulunan psikiyatrist Fuat Ulus'a göre filmi seyrederken düşünce, his ve inançlarımızın projeksiyon denilen bir yansıtma mekanizmasıyla filmdeki olay ve karakterlere ulaşmakta, karakterlerle özdeşleşerek (identifikasyon) ya algılamakta ya da reddetmekte ve farkında olmadan karakterlerin yerine geçmekte, daha sonra introjeksiyon denilen bir başka bilinç altı akım ile olayları kendi dünyamıza çekmekteyiz. Film bittiğinde ise öğrendiklerimizle öfke, huzursuzluğumuz ve depresyonumuz da hafiflemeye başlamaktadır. Ulus kaliteli bir psikolog elinde filmlerin bir ilaç kadar tesir edebileceğini de öne sürmektedir


kaynak : http://tr.wikipedia.org/wiki/Film_terapisi

Sinema Terapi nedir ?

Sinema filmlerinin psikotik bozukluklar haricinde bazı psikolojik sorunların tedavisinde kullanılması yöntemi.

Yöntem, ilk olarak Gary Solomon'ın 1995 yılında yayınlanan 'The Motion Picture Prescription: Watch This Movie and Call Me in the Morning: 200 Movies to help You Heal Life's Problems' adlı eseriyle öne sürülmüştür. Nevada Henderson'da Community College of Southern Nevada'da psikoloji profesörü olan Solomon kitabında 200 kadar filmin oyuncu kadrosu, hikayesi, terapide kullanılacak iyileştirici temaları ve yorumlarıyla birlikte ele almıştır.

Film terapisini terapi seanslarında ilk uygulayanlar ise ABD'li psikoterapist çift David Cambronne ve Jan Hasley olmuştur.


kaynak : wikipedia